• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • cyan color
  • red color

gezginkareler

Member Area
Aydınpınar PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı   
Pazar, 21 Eylül 2008 23:20

Bolu benim için Türkiye’nin en mütevazı şehirlerinden biridir. Şehrin merkezinin iddiasızlığına tezat oluştururcasına çevresi onlarca güzellikle doludur. Bunu defalarca yaptığım Bolu gezileriyle teyit etmiş olan ben dahi anladım ki henüz kitabın yarısına gelmemişim. Bolu’nun vaat ettikleri şimdiye kadar gördüklerimden çok daha fazla ve Düzce'de Aydınpınar, kitabın kalan kısmına başlarken aklımda özel bir yer eden, dönüp tekrar tekrar okuyacağım bir sayfa oldu benim için.

Pazar sabahı erkenden yola çıktık üç kişi. Kahvaltımızı Bolu Dağında yaptık. Serhat'ın hafızası, Burhan'ın şoförlüğü sayesinde Aydınpınar köyünü bulmamız zor olmadı, tabi bir de Düzce  merkezde yön sorduğumuz taksici amca..:) Amca Serhat'a kendine özgü şivesiyle "dümdüz gidecen, gopruyu geçince camıı var camıı camııyı görcen devam edecen ama Aydınpınara falcıya gidiyosan, hiç boşuna gitme, benim hanım gitmiş, yalan söylüyo o falcı, dümdüz gitcen kaybolman gorkma" derken yol boyu yüzümüzde gülümsemelere yol açacağını bilmiyordu.

   

Köyün girişindeki kahvede yol sorduğumuz amcalar, dağa doğru çıkıp, arabayı uygun bir yere park edip yürümemizi, çok güzel yerler olduğunu ancak bir kısmını görebileceğimizi söylediler. Biz de aynen öyle yaptık, tepedeki köyde bulduğumuz boş bir evin önüne arabayı park edip, köydeki çocuklardan biriyle sohbet ederek biraz yürüdük. Çocuğun o engebeli arazideki çevik halleri görülmeye değerdi doğrusu.

Çocuğun tarifi aklımızda, kulaklarımızın rehberliğinde şelale sesinin geldiği yöne doğru yürümeye başladık. Etrafta insan türünden yalnızca biz vardık. Derenin üzerine kurulu küçük ahşap bir köprüden geçtik ve yürümeye devam ettik. Şelaleye doğru yaklaşırken hava biraz daha soğumaya, ortam daha sessizleşmeye başladı tabi biz de esprilerle korkumuzu yansıtmaya:) Yerlerde kocaman yeşilli kahverengili yapraklar, her yanı sarmış ağaçlar, sürekli yüzümüze takılan örümcek ağlarıyla atmosfer üçümüze de Lost setini hatırlattı, hep beraber "others" gelecek şimdi, siyah bir duman mı gördüm ne diyerek yürürken, muhtemel bir karga sesini yaban domuzu zannederek tüm ciddiyetiyle bizi durduran Burhan sayesinde epeyce güldük.

Sonradan Aydınpınar köyündeki beş şelalenin ikincisi olduğunu öğrendiğimiz şelale daha yürüyecek yolumuz olduğunu düşünürken aniden karşımıza çıktı ve kelimenin tam anlamıyla bizi kendine hayran bıraktı. Doğa, bütün o güzelliklerinin arasında bu şelale için kendine ayrı bir oda ayırmış, duvarlar toprak rengiyle yeşile boyanmış, zeminde su bütün zarafetiyle akarken, en yüksek duvardan dikine aşağı doğru parıldayan bir su yığını dökülüyor sanki.

Biz saatlerce seyrettik bu güzelliği, fotoğraflarını çektik, yakınına gittik, suyundan içtik. Tüm bunları yaparken Burhan’ın sırtına düşen bir tırtıl hem fotoğraf objemiz hem de neşe kaynağımız oldu bir süre. İlk önce Serhat’ın fark ettiği, bu ufacık, yemyeşil tırtıl Burhan'ın montunun üzerindeki şeritte bir cm kadar ilerliyor, tekrar ilerlemeden önce yükselip şeridin etrafını kolaçan ediyor fakat gittiği yolun en iyisi olduğuna karar verdiğinden olsa gerek, şeritten sapmadan ilerlemeye devam ediyordu. İlerlerken vücudu önce ters U haline gelip sonra iki yandan açılıp düz bir çizgiye dönüşüyordu. Bu hallerini fotoğraflarken Burhan’ın merak içinde sabit durmaya çalışması, kafasının geri dönüş kapasitesinin ne yazık ki(!) sınırlı olması nedeniyle fotoğrafı görene kadar, sırtında nasıl bir varlık olduğunu anlamaya çalışması da yeterince komikti :)

Ne yazık ki, karanlığın bastırmaya başlaması, ellerimizin soğuktan uyuştuğunu hissetmemiz, acıkma hissi gibi sinir bozucu dünyevi(!) zorunluluklar gereği şelaleyle vedalaşıp, dönüş yoluna koyulduk.

Arabayı park ettiğimiz evin önünden tekrar bakınca bizi selamlayan manzara, biraz daha orada kalmaya zorladı hepimizi. Donan ellerimizi ısıtmak için termosumuzu açtık, sabahtan hazırladığımız sıcacık filtre kahvemizi içip bir nebze olsun ısınırken, bir yandan da fotoğraf çektik.

Bir süre sonra artık midemizin çağrısına kulak vermemiz gerekiyordu. Nereye gideceğimizi fazla düşünmedik, yola çımadan önce methini duyduğumuz Kaplanoğlu restoranında alabalık yemekti planımız. Ortasına büyük bir soba kurulu, lüks bir köy kahvesini akla getiren bu restoranda hem yemek, hem servis bizi memnun etti, tavsiye ederiz.

Güzel bir günün sonunda Ankara’nın karmaşasına geri dönerken, kendimizi yoğun geçecek haftaya hazır hissediyorduk.

Fatma

Editör
Gezgin Kareler - 04.11.2007
Son Güncelleme: Perşembe, 16 Ekim 2008 22:02
 
Ulti Clocks content